Bilenler bilir, uzun bir süredir televizyonu olabildiğince hayatımın dışında tutuyorum. Bu, planlı yapılan bir hareket olmadığı gibi kesin kuralları da olmayan bir alışkanlığa dönüştü. Televizyondan arta kalan zamanda ise yapabildiklerimi ve televizyon sebebi ile kaçırdıklarımı gördükçe alışkanlığım zevk veren başka alışkanlıklar kazandırdı bana. Tabii, televizyondan bütünüyle kopuk değilim ama bilinçli ve farkında olarak izlemenin, gerektiği yerde farklı seçimler yapmanın hayatıma yepyeni bir soluk getirdiği tartışılmaz bir gerçek.
Tam da bu süreçte yüksek lisans programımda medya alanındaki dersimde karşıma iletişim kuramcısı Neil Postman’ın kitabı çıktı: Televizyon Öldüren Eğlence.
Orwell’in 1984 kehaneti yerine Huxley’in insanların farkında olmadan, eğlenerek ve hatta bundan haz alarak üzerlerindeki baskıyı kabul edeceklerini, düşünmelerini engelleyen teknolojileri yücelteceklerini söyleyen kehanetinden yola çıkan Postman; günümüzde geldiğimiz noktada Huxley’in aslında hiç de haksız olmadığını gösteriyor bizlere.
Amerikan toplumu üstünden verilen örneklerle zenginleştirilmiş kitap, insanların zaman içinde üstlerindeki baskıya alıştıklarını, düşünme ve sorgulama yetilerini kaybettiklerini ve bunlara sebep olan teknolojileri övmeye başladıklarını yalın bir dille anlatıyor. Okudukça bir kez daha fark ediyoruz ki hazzın doruklarında yaşarken denetleniyoruz ve o çok sevdiğimiz şeyler sonumuzu hazırlıyor.
Sonumuzun yaklaştığını göremeyecek kadar halimizden mutlu olduğumuzu fark ediyor musunuz bazen? Bugün tartıştıklarımızı yarın hatırlamıyoruz. Gündem o kadar hızlı değişiyor ki iyi bakmazsak çoğunu kaçırıyoruz. Bazen de o kadar sıkılıyoruz ki olan bitenden, atıyoruz kendimizi bir yarışma programının cezbeden kollarına.
Evet, gösteri dünyasında yaşıyoruz. İmaj ve simgeler tarafından yönetiliyoruz. Oyunun dışında kalmamak için her işi “Show Business” kurallarına göre oynuyoruz. Neyi söylediğimizin çok da bir önemi yok, nasıl söylediğimizle daha çok ilgileniyoruz. Hatta nasıl söylememiz gerektiğini de fark etmeden öğreniyoruz.
Yaratılan bu yeni kültürde, kayda değer saydığımız şeylerin niteliği değişiyor. Bire bir deneyimlemiş olsak da olmasak da her konuda fikir sahibiyiz. Anlaşılmayı talep etmeyen konuşmacıların sonuç çıkarmayan ve akıl yürütmeyen dinleyicileri oluyoruz.
Bilgi akışındaki bolluk ilgiyi ilgisizliğe dönüştürüyor. Görüntü ve çılgınlığın birleşimiyle karşı karşıyayız. Her şey hızla görünüp kayboluyor. Sunulan bir anlam olmadığı gibi, izleyiciden de bir şey beklenmiyor, izleyicinin bir şey yapmasına olanak da tanınmıyor. Ancak bu dünya son derece eğlenceli oluşu ile ilgimizi çekiyor.
Televizyon bu eğlencenin tam da merkezinde duruyor. Artık bilgi akışının ana merkezi televizyon. En küçükler bile televizyon izliyor. Her konu TV’nin ilgi alanında ve hepsi ama hepsi bir eğlence malzemesi olarak sunuluyor. Fikirler yerine imajlar konuşuyor. Teknolojinin de yardımıyla gülerken ve farkına varmadan, dahası haz alarak ruhsal tahribata uğruyoruz.
***
Günümüzde teknolojiden vazgeçmek ya da onun nimetlerinden yararlanmayı reddetmek mümkün değil, tabii ki. Ancak önemli olan televizyonu nasıl izlediğimiz. Onun bize neyi sunduğunu bilirsek, tehditleri o kadar da kötü sonuçlar doğurmayacaktır. Soru soruyor olmamız yeterli. Bize sunulan bilginin yapı ve etkilerini bilinçli bir biçimde tartışabilirsek bunun kendi üstümüzdeki denetimini de ele alabiliriz.
Detaylı okuma için: Televizyon Öldüren Eğlence, Neil Postman, Ayrıntı Yayınları
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder