Sayfalar

7 Mart 2015 Cumartesi

Şubat’a Dair…

Şubat ayında bloğum konusunda çok tembel davrandım. Bunu fark edince de hemen yazmaya koyuldum. Tembelliğime sebep aramayacağım; kendimize tembellik özgürlüğünü de vermek lazım bazı bazı. 

Madem öyle, kısa kısa toplayayım aslında yazmadığım süre içinde yaptıklarımı ve yazmış olmayı planladıklarımı.

Acı…

Şubat ayı aslında beklenmedik ve kötü bir haberle başladı. Değerli Hocam Nuri Bilgin’in vefatını büyük bir üzüntü ile öğrendik. Üniversitedeki tören ve cenaze töreni yüzlerce kişiyi bir araya toplamıştı. Bu insanların üzüntüsü dışında başka bir ortak noktaları daha vardı: Nuri Hocam hepimizin hayatına bir yerinden dokunmuştu.

Farkındalık…

Her ölüm erken ölümdür, der şair. Erkendir. Erken oluşu ne kadar zamanımız kaldığını hiç bilemeyeceğimizi hatırlatır bize. Elimizde sadece şu “an”ın olduğunu, ötesinin her an kocaman bir yalan olabileceğini… 

İşte bu nedenle daha çok sarıldım sevdiklerime. Ne kendi vaktimi ne onlarınkini bildiğimden… Bir daha, başka bir üzücü vesileyle hatırlamak istemiyorum elimdeki anın kıymetini.



İstanbul…

Her gidişimde bana bambaşka duyguları yaşatan şehir… İş vesilesiyle gittim; ama biraz gezme fırsatı da yarattım kendime bu sefer. Gözlemlemek çok şey katıyor insana. İstanbul ve İzmir insanı başka… Farkları, kısıtları, fırsatları, zorlukları ile şehirler başka… İstanbul kafasıyla İzmir’de yaşasak İzmir yine İzmir olur muydu acaba?

Şiddet…

İnsan yaşadığı şehirden uzaklaştığında rutininden de derdinden de uzaklaşmak istiyor aslında. Bu uzaklaşma ihtiyacıyla gittim bir yandan da İstanbul’a. Ama gezimin başında da sonunda da acıtan, isyan ettiren haberler sarıverdi etrafımızı. Bir kadın cinayeti, bir adam cinayeti... Daha birini aklımız alamazken, diğeri ile sarsıldık. Mart ayı dergilerini okuyamıyorum bu cinayetlere isyanlarından; içim parçalanıyor, nefessiz kalıyorum. Ve tam ben bunları yazarken apartmanımızda bir aile kavgası süregeliyor. Elim kolum bağlı, kavgalarına bir son vermelerini bekliyorum. İstanbul’da, hayatımda ilk defa bu kadar fazla kar ve kar yağışı gördüm, diyeceğim, çocuk sevinçlerden bahsedeceğim; kar topu oynayamadığımız geliyor aklıma.

Nefret doluyuz birbirimize. Belki de en çok kendimizden nefret ediyoruz da bu nedenle sevemiyoruz hiç kimseyi. “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” yazardı tüm Sait Faik kitaplarının arka kapağında. Sevemediğimiz için mi kuramıyoruz güzel bir dünya?



Muhabbet…

Kendi mütevazı dünyama sığındım ben de. Aileme, dostlarıma, sevdiklerime, kendime… Yanımda oldukları için şükrettiklerime… Biraz gezdim biraz eğlendim. Yeni yerler keşfetmek, kendini dinlemek, dostlarla bir şeyler içmek, sanata sığınmak, bakış açını değiştirmek, daha bol fotoğraf çekmek, yazmak ve tabii çalışmak… Hepsi ayrı ayrı iyi geldi ruhuma.




Şubat arası…

Yazımı yazınca anladım Şubat ayı suskunluğumu… Zor bir aymış Şubat. Yeni ayların güzellikleri ile gelmesini dileyelim öyleyse…

Bahar…

Öyle böyle derken, bir hafta sonu gezim sırasında, yağmurun ve güneşin arasından papatyalar çıktı karşıma. İşte o gün baharın geldiğini anladım. Evet, Mart ayındayız. Aylardan bahar. Şimdi baharın sarhoşluğuna kendimizi verip, içimizdeki enerjiyi dışarı vurma zamanı.



Yeni yıl bir başlangıç meselesiyse, bahar da ivme zamanı…

E, hadi o zaman!



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder