Sayfalar

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Ya Senin Öykün?

Bayram tatilinin bitmesiyle birlikte deniz, kum, güneş, ayak, yemek, bira fotoğrafına bir kez daha doyduk. Tatile çıkamayanlar için durum biraz daha acı verici. Gönlün gitmek ister, sen olman gereken yerde çakılı kalır, başkalarının mutluluğuna biraz haset biraz can sıkıntısı belki de farkında bile olmadığın bir öfkeyle bakarsın.

Yayınlayıp yayınlamamak herkesin kendi tercihi, takip edip etmemek de… Yine de gittiği, bulunduğu yerlerde fotoğrafları olmalı insanın. Çünkü hepimizin iyi veya kötü bir öyküsü var ve hepimiz kendi öykümüzün başkahramanıyız. Zaman zaman herkesin duymasını istiyoruz bu öyküyü, fark edilmek en büyük arzumuz oluyor. Kimi zaman da herkesten sakınıp saklayacağımız minik öyküler yazıyoruz. Ne yazarsak yazalım hepimizin öyküsü bir diğerininkine benziyor. Bir diğerininki seninkinden bir yerde ayrışıyor. Böylece öyküler sonsuz sayıya ulaşıyor, yazıldıkça yazılıyor ve aslında hiçbiri birbirinin aynı olmuyor.

Doğup büyüdüğümüz, yaşlanıp öldüğümüz zaman dilimine hayat diyoruz. Bazen büyüyemeden bazen de yaşlanamadan ölüyoruz. Peki, bu zamanı boş geçirmemek için mi yazıyoruz öykümüzü? Yoksa yazmak zorunda olduğumuz için mi? Başkaları yazıyor biz de yazalım diye düşündüğümüz oluyor mu acaba? 

“Bir kez gökyüzüne bakan, bir daha ondan gözünü alamaz.” diyerek Leonardo Da Vinci’nin defterlerinden bir alıntıyla başlıyor okuduğum kitap. Bu bana yaşamın tadını alan birinin yaşamaktan vazgeçemeyeceğini anımsatıyor. O zaman yazılan öykü satır satır, kelime kelime işleniyor. Her kelimesi sonuna kadar yaşanıyor. Kırışmasından korkulan bir yüz gibi değil de gerçek gülüşlerin, mutluluk çığlıklarının ve hırçın ağlamaların çizgileriyle güzelleşmişçesine ete kemiğe bürünüyor, gerçek oluyor.

Sahi, gerçek neydi? Senin baktığın yerle benim baktığım yer arasında birbirinden farklı görünen iki şey? Üçüncü birinin bakışıyla yeni bir tanımı olan şey? Genel geçer bir şey? Düşünüyorum da yüzyıllardır doğru saydığımız kuramlar yıkılıyor. Bize doğru diye öğrettiklerini biraz kafamız basınca bazen doğru bulmadığımız da oluyor. İstisnaların kaideyi bozmadığı gibi bir kaideye inandırılıyoruz. Olabildiğince az sorgulamak, herkesin baktığı yerden bakmak, herkesin gördüğünü görmek, herkesin söylediğini söylemek birbirine benzer hayatlarımızın birbirine benzer öyküleri mi oluyor? Hayır, başta bahsettiğim benzerlik bu değildi. Onda duygular ortaktı, bazen de durumlar. Burada duyamadıklarımız ve göremediklerimiz ortak oluyor ve yazdığımız benzer öykü tam da burada sıradanlaşıyor. Sahi, istisnalar neden kaideyi bozmuyor?

Evrendeki her şeyin bir anlamı var. Şu an bu yazıyı okuyor olmanın bile. 

“Felsefe üretemezsiniz, önce yaşayacaksınız.” diyor okuduğum kitaptaki öğretim üyesi… “Felsefe bir ortamı her boyutuyla ve doyasıya yaşamaktır.”

Yazdığımız öykü de böyle güzelleşmiyor mu? Aynı ortamlarda aldığımız hazlarla yeniden yaratmıyor muyuz öykümüzü? Kendimizden uzaklaşıp yeniden bakabildiğimizde kendimize, tazelenmiyor mu zihinlerimiz?

Yaşamını ince ayrıntılarıyla yaşamalı insan. Üstüne giydiğin kıyafetin, seçtiğin yemeğin, yanında oturduğun insanın bir anlamı var hayatında. Üstelik dünya sadece senden ibaret değil. Başka hayatlar var, birbirinden farklı öyküler. Çok iyi bildiğini sandığın bir yerde bir arka sokakta dünya değişebilir, düşündün mü? Çok parlak olabileceği gibi çok karamsar da durabilir bu. Seninkinden farklı olması ise ne iyi olduğunu gösterir ne de kötü… Çünkü iyi ve kötü de durduğun yere göre değişebilir.

O zaman öykünü nasıl yazdığın ve ne kadar farkında olarak yazdığın önemli olmalı hayatta. Bir yerde kesişiyor çünkü tüm yollar… Seninki beni etkiliyor benimki bir başkasını ve dalgalar halinde yayılıyor küçücük bir anlatı… 

Öyküler yazılmalı… En çok da yaşayarak yazılmalı ve içinde mutlaka tutku olmalı… Çünkü tutkunun peşinde yazdığın bir öykün varsa, biliyorum, gün gelecek onu sadece sen anlatmayacaksın…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder